Said Nursi Hayatı

Bitlis’in Hizan İlçesinin Nurs Köyünde 1878 yılında dünyaya geldi. Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti.

Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde 15 sene kadar süren klâsik medrese eğitimini üç ayda tamamladı.

Bu olağanüstü gelişmeyi kabullenemeyenler tarafından düzenlenen münazaraları kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden "Molla Said" olarak bilinen Said Nursi’ye "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi.

İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra, yaşadığı toplumun problemlerine de eğilen Bediüzzaman, şunu gördü:

Said Nursi, Barla yıllarında yaz aylarını Çam Dağı’nın tepesinde bir ağaç üzerine yaptığı kulübede geçirirdi. Tabiatla iç içe bazen aylarca tek başına kalır. Gündüzleri Eğridir Gölünün günün her saati değişen renklerini ve ovayı; geceleri ise gökyüzünü inceler. Birçok risalesini burada yazar.

Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya gidememişti.

Osmanlı Devleti de aynı sorunu yaşıyordu. Devlet ve millet şeklen İslâm’a bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâm’dan kopmuştu. Batı’daki değişim ve bu değişimin yapısı tam kavranamamıştı.

Said Nursi’ye göre mutlakiyet (monarşi) tüm gelişmelerin önünü kapatıyordu. Bu sebeple istişareye dayalı meşrutiyete geçmek şarttı. Bunun için de önce "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele etmek gerekiyordu.

Nursi, bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı Medresetüzzehra adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri birlikte okutulacaktı.

Görüşlerini dönemim padişahı II. Abdulhamid’e sunmak için 1907’de İstanbul'a geldi. Fakat imparatorlukla birlikte imparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. İstanbul’da dile getirdiği fikirler sarayı tedirgin edince, akıl hastahanesine sevk edildi. Fakat doktorlar, akıl sağlığının yerinde olduğuna dair bir rapor verdiler.

Said Nursi sürgün hayatının yalnızlığında kâinatı bir kitap gibi okur ve her şeyle dostluk köprüleri kurar.

Yedi yıl kaldığı Barla’daki evinin önündeki çınar ağacının üstündeki kulübecikte ibadet ve tefekkür eder.

Birçok risaleyi burada yazar.

Said Nursi, Şark ulemasından sonra İstanbul’daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, "Sen gerçekten de Bediüzzaman’sın" demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslâmî esaslar üzerine bina eden ve "meşrutiyet-i meşrua"yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu.

Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü.

Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatından firar ederek kurtuldu. Esaretten dönüşünde, ordunun adayı olarak devrin tek İslâm Bilimler Akademisi olan Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye’ye üye oldu.

Anadolu’daki Millî Mücadeleyi "isyan" sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında işgalci İngilizlere karşı yayınladığı bir eser yüzünden işgal kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahkûm edildi.

Bu faaliyetlerinden dolayı, 1922’de Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi. Meclis'te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat yeni yönetici kadro ile millet arasında ciddi bir yön farkı oluşmak üzere olduğunu görünce on maddelik bir beyannameyi Meclis’te dağıttı, ardından da Van'a döndü.

Şeyh Said hadisesiyle bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta "Dahilde kılıç çekilmez" diyerek her türlü isyana karşı çıktığı halde birçok mazlum gibi Bediüzzaman da sürgün edildi. Önce Burdur'a, ardından Barla'ya sürüldü. Barla'da Risale-i Nur’u telif etmeye başladı ve adeta tek başına bir mektep oldu.

1925'lerde Türkiye'de uygulanmaya başlanan dini devre dışı bırakma politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam’ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi.

Said Nursi’nin müspet iman hizmeti dediği bu tarzı Tolstoy ve Gandi’nin sivil itaatsizlik anlayışlarını çağrıştırır.

Nursi , geliştirdiği bu tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü temin ederek iman hakikatlerini her kesimden insanın anlayabileceği bir dil ile anlattı. Böylece kelâm, tasavvuf ve pozitif bilimleri birleştirerek yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.

Nursi, bu yöndeki gayretlerinden dolayı defalarca tutuklandı. Eskişehir (1935), Denizli (1943) ve Afyon (1947) hapishanelerine atıldı. Kendisi ve telif ettiği eserlerle ilgili mahkemeler beraatle neticelenmiş olmasına rağmen devamlı tarassut altında tutuldu ve sürgün hayatı devam etti.

Fırtınalı bir hayattan sonra 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da Hakkın rahmetine kavuştu.

Geride bıraktığı tüm maddî serveti şu şekilde kayıtlara geçti:

Bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, on lira ve bir miktar çay ve şeker.

Mânevî miras olarak ise, asrın anlayışına uygun akıl süzgecinden geçmiş bir Kur’ân tefsiri olan ve omurgası Sözler, Mektubat, Lem’alar ve Şualar adlı kitaplardan oluşan Risale-i Nur Külliyatını bıraktı.

Said Nursi’nin eserleri bugün elliden fazla dile tercüme edilmiş; kendisi ve Risale-i Nur’larla ilgili yüzlerce bilimsek çalışmalar yapılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Said Nursi, Risale-i Nur, medrese, Osmanlı, Cumhuriyet, eğitim.